Kayıtlar

BENİ MERAKLANDIRAN KONULAR

Beni görseydi Nuri Bilge Ceylan „koçum benim“ derdi. Yürüdüm, denizin kokusunu içime çeke çeke, emekleyen adımlarından biraz daha hızlı ilerleyen iki emeklinin hayat koşullarından şikayet eden cümlelerini duya duya, sınıfı asan liseli bir ciftin birbirine aşık aşık bakışlarını göre göre…  Bir ara büyüdüğüm sokaktan geçtim, eskiden ne kadar da kocaman görünüyordu minik zeytin gözlerime. Sokak lambasının direğinin kalenin bir ucu, diğer ucununsa üst üste koyduğumuz taslar olan sokakta şimdi kimsecikler yoktu. Bolca araba vardı, bolca sessizlik vardı, yüksekçe binalar vardı. Birkaç tane bina kentsel dönüşüme girmiş, 2 katli birkaç binanın yerinde 5-6 katli binaları görünce ruhumun daraldığını hissettim. Sanki güneş sokağa hiç gelmiyordu. Sokağın başındaki çocuk parkına geldiğimde yine kimsecikler yoktu. Sadece çocuklar değil, çocuklar oynarken onlara bağıran Almancı teyze de yoktu. Halil amcanın içinde binbir çeşit ürün olan bakkalında da kimse yoktu. Yürüdüm, kendimi moda sokmak için...

İDRİS BEYİN'İN MEYHANESİ

Çalıştığım yerden çok mutlu olduğumu söylemeliyim sizlere. Yazları dışarıya attığımız masaları saymazsak 7-8 masa sığdırabiliyoruz içeriye. Ortada ev tipi bir soba ki zaten bir evden farklı değil içerisi de. Ahşap, ara sıra cilalayarak bakmaya çalıştığımız masa ve sandalyeler, yöreyle özdeşleşmeye başlayan ama patronumuz İdris Bey’in ısrarla maviye boyamadığı, kahverengimsi yukarıya doğru açılır pencereler, ara sıra gıcırdasa da bizi asla yarı yolda bırakmayan eski ahşap döşemeler, duvarda asılı, özlemini yıllardır çektiğimiz ve bu duygudan mahrum kalmak için de ısrarla gitmediğimiz eski İstanbul’a ait birkaç siyah beyaz fotoğraf… İdris Bey dediğime bakmayın, ağız alışkanlığı. Gözünü seveyim İskender, ne beyi Allah aşkına, biz eski dost değil miyiz? Nereden çıkartıyorsun bu “Bey”’i der bana sıkılıkla. Ben de, sanki iş yeri dışında “Bey” diyorum, burası senin yerin ve burada patron sensin, işle dostluğumuz zedelenmesin derim ve işin içinden çıkılmaz bir tartışmaya gireriz.  Gel bera...

İŞİN EN KÖTÜ TARAFI

Ağzımdan akan köpükler kustuğumun değil de başka bir durumun varlığından beni haberdar ediyordu. Sol kolumun alüminyum doğrama kapının kenarına, alnımı da koluma dayadım. Bir yandan ağzımdan akan köpüklerin siyah spor ayakkabımı beyaz çevirmesini izliyordum, bir yandan da içimdeki karanlığın git gide arttığını hissediyordum. Köpükler akmayı bıraktı ve tam o anda sanki sırtımda çantada bir ağırlık varmış sırt üstü devrilmeye başladım. Yavaş bir devrilmeydi. Sırt üstü yere uzanırken birden ağlamaya başladım. Çaresizlikti bu, sanki birileri benden bir şeyler yapmamı bekliyordu ve ben yapamıyordum. Hareket de edemiyordum, birisi sanki kollarımdan beni öylece bağlamıştı. Gözlerimden akan yaşların kulaklarıma erişip beni huylandırmasıyla uyandım. Gerçekten de uyandığımda kendimi ağlar vaziyette buldum. Bunu kızım daha doğmadan çok uzun yıllar önce de yaşamıştım. Ne olduğunu bilmediğim bir istikamete kontrolsüzce gidiyordum. Günün büyük bir çoğunluğu yolda ve işte geçiriyordum. İşten çıkış k...

İLK CUMA

Bebeklerin ağlamalarının nedenini çoğunu tahmin edebiliyoruz. Açlık, gaz, altına yapma, korkma, kollanma gibi… Bazen öyle anlar olur ya hani, aklınıza gelen ne varsa yaparsınız ve yine de ağlamasını durduramazsınız, işte öyle gözyaşları süzüldü sakallarıma doğru. Sırtı iyice kamburlaşmış, babaannem vefat ettikten sonra iyice kabuğunu çekilmiş dedem ile babamın cenazesi evden çıkartılırken gözlerimden sessiz yaşların süzülmesine neden olan amcamın oğlu ile beraber Kurban Bayram’ın ilk günü Cuma namazı için camiye doğru yola koyulduk. Eskiden en azından 1 saat önce çıkıp, yürüye yürüye namaza birkaç dakika kala vardığımız cami için, şimdi ezan okunmadan birkaç dakika öncesinde çıkabiliyorduk. Önünden araba geçmeyen sapa evimizden camiye gitmenin başka yolu yoktu zira. Kurbanlarını bahçelerinde kesen birkaç komşunun yanından geçtik. Şehirde başkalarını uyarmak için çalınan kornanın köyde selam verme niyetiyle çalındığını bilen amcaoğlu sık sık kornasına dokundu. Etrafa korna çal...

BAYRAM

Alışmam diyordum ama bu duyguya da alıştım. Üniversiteye gidene kadar yeni alınmış bayramlık ayakkabıyla (Ramazan Bayram’ından bahsediyorum zira yılda iki çift ayakkabı alabilecek kadar zengin olmadım hiç.) çıktığım bayram sabahı evinden çarşıya doğru yol alırken babam çoktan evin yakınındaki camiye sabah namazı için gitmiş olurdu. Namazın kılınmasına birkaç dakika kala camiye varır, yağmur yoksa bahçede hasırın üzerinde bayram namazımı kılar, sonra evden geldiğim yoldan değil de farklı bir yoldan eve doğru yol alırdım daha çok insanla bayramlaşabilme ümidiyle ve ancak hiçbir zaman bayramlaşmamak kaydıyla. Eve giderken birisi spor gazetesi olmak üzere en az 2 gazete alır, varsa taze ekmekle beraber eve babamdan sonra varırdım. Eve vardığımda babam kahvaltı sofrasında bizi bekler, annem son hazırlıkları yapar, ablam da elini yüzünü yıkamış yavaş yavaş mutfak masasına doğru gelirdi. Ondan sonra sıraya girer sıradan bayramlaşırdık. En küçük olan herkesin elini öperdi ve hiyerarşi ...

SARILMAK

Birkaç günümüzü geçirdiğimiz soğuk köy evinden sıcak şehir evine gitmeden önce yengemin verdiği köy tavuğunu, ona eşlik edecek pilava yataklık yapacak tereyağını, sabahları güne başlayacağım acı balı, rahmetlinin bahçesinde büyüyen, yengemin toplandığı yeşillikleri, önceki akşam yediğimiz patlamış mısırın patlamamış halini, bir dönem zayıflamak için yediğim ancak şu an ağzıma sürmediğim karalahanayı, akşamları annemi ziyaret ettiğimde yoğurdun içerisinde mideme girmek üzere şekerini salacak yeşil elmaları, hafta sonu kahvaltılarında rengiyle bizim köyden geldiğini hatırlatacak yumurtaları bavula ve çuvala yerleştirmeye çalışırken kapıya birisi vurdu varla yok arasında. “Hazırlanıyor muydunuz?” diye sordu dedem. Sorunun cevabını biliyordu da öylesine giriş cümlesi olarak kullandı bunu. Omuzları son gördüğümden daha da göçmüştü. Paltosunun içerisinde eğilmeye ve ufalmaya başlayan bedeli çok daha ufak görünüyordu. Rahmetlinin gecesini geçirdi yere buyur ettik. Ben yanına oturdum, an...

SESSİZ VE SAKİN

Birkaç metre ötemdeki caminin imamının kulak gıcıklayan sesiyle okuduğu sabah ezanının daha ilk satırında uyandım ve yataktan sıçradım. Yıllar önce annemin Ramazan ayında sahura kaldırdığı gibi aynı çeviklikle. Sobalı evimizin sıcak salonuna çağırıyordu gecenin bir yarısı ve iki büklüm yataktan sıçrayarak sıcak salona gidiyordum. Gözlerimi kapattım ve huşu içerisine girmeye çalıştım ama bir türlü olmadı. Sesi gerçekten de rahatsız ediciydi. Rahmetli dedemin mezarının bulunduğu caminin imamının ezan okumasına dayanamıyordum ve bundan daha kötüsü olamaz herhalde diyordum. Bununla beraber o kadar kötü olmasa da ona en yakın kötülükteydi bu imamın sesi de maalesef. Dizlerim merdiven çıkmayı reddettiğinden beri yıkılmak için ufak bir sallantı bekleyen bu binanın ilk katına sığınmıştım. Hiç iç açıcı bir yer olmamasına rağmen emekli maaşımın yarısını buraya veriyordum. Bir odası bomboştu, benim kaldığım odada ise yatağım vardı. Gerçi yatak demek çok iddialı olurdu bu durumda, apaçık ...

ÖLÜM SERÜVENİ - BÖLÜM 2

Havalimanına varışımız ve bundan sonrası babamın ölüm anından itibaren başlayan filmin devamı gibiydi. Bir şeyler oluyordu etrafta da ben oradan oraya savruluyordum kimse bunu fark etmiyor olsa bile. Çarşamba Havalimanı, babamın ilk ve son kez indiği, doğduğu toprakların üzerindeki kurulmuş havalimanı. Öncesinde defalarca kendi kendime buraya gelmiştim. Mesafelerden dolayı çok da sıcak olamadığımız akrabalarımızla fırsat buldukça görüşmek için geldiğim alan. Kimse beni karşılamaya gelmemişti o ana kadar. Küçücük havalimanına vardığımızda, uçaktan indikten sonra çıkışa yürüdük. Görevlilerden birisine cenazeyi nereden alabileceğimizi sordum, o da tarif etti. Alışkanlıkla tarif ettiği yere yalnız gideceğimi düşünüyordum ancak önce olmadı. Havalimanının içerisine girişimizle diğerin tarafından çıkışımız neredeyse bir oldu. Binanın içerisine girdiğimizde diğer tarafta onlarca akrabanın bizi beklediğini anladım. Kapının açılmasıyla onlarca kadın hep bir ağızdan feryat etmeye başladı. ...

ÖLÜM SERÜVENİ - BÖLÜM 1

Nefes alamıyorum beni acile götürün dedi babam, zar zor geldiği kahvaltı sofrasında annemin şifa olsun diye içirmeye çalıştığı bir bardak suyu yaklaşık bir dakika içerisinde ancak bitirdik sonra. Artık acile gitmek bile hayatımızın o kadar sıradan bir parçası olduğu için çok da farklı gelmemişti bize babamın bu isyanı. Taksi çağırdım, babam yavaş yavaş merdivenlerden indi. Annemi arkaya, babamı ön tarafa bindirdim. Nereden bilebilirdim ki o an babamı hastane dışında gördüğüm son an olduğunu.   Eve çıktım ve Pazar miskinliğinin tadını çıkartmaya çalıştım. Yazın bize el salladığı bir gündü. Güneş, utangaç bir köylü kızı gibi güzel yüzünü bir gösteriyor, sonra hemencecik bulutların arkasına saklanıyordu. Birkaç defa annemi aradım. Doktorların müdahale ettiklerini ve alışkın olduğumuz işlemlerin devam ettiğini söyledi. Annemin aradığını çiziklerle dolu telefon ekranımda gördüğümde kaçınılmaz sonun geldiğini hissetmiştim. Telefonu açtığımda annem ağlayarak babamı yoğun bakıma kal...

RAKI

Meyhanedeki 8 kişilik masanın duvar tarafında olan sandalyeye yerleştim. Sırtımı sandalyenin arkasına değil de duvardaki ahşap döşemeye verecek şekilde yan oturdum, sağ kolumu sandalyenin arka tarafına attığım sırada siyah bıyıklı, bariz şekilde topallayan kısa boylu, hafif çakır keyif garson geldi. Bir duble rakı, beyaz peynir ve kavun söyledim. Midemin boş olduğunu biliyordum ve boş mideye sek rakının boğazımdan inişi, midemde oluşturduğu hafif yanma, gözlerimi sulandırması hayatta en keyif aldığım anlar olduğu için mezeleri beklemeden duble çizgisinin az üstüne kadar doldurulmuş rakıdan büyük bir yudum aldım. Tam da az önce tarif ettiklerimi tekrar yaşadım.   Altılı ganyanın son ayağı başlamak üzereyken diğer televizyonda Trabzonspor deplasmanda yabancı bir takıma karşı ikinci golü yemişti. Tabi ki her iki ekranda da ses olmadığından dolayı bunu tam da karşı tarafımda oturan yaşlı amcanın hayıflanmasıyla fark edebildim. Sık beyaz bıyıklı ve seyrek beyaz saçlı adam, yatay ...

METRO

M2 hattında kullanılan yeni nesil metrolarda, M1a ve M1b’den farklı olarak sırtınızı cama verir ve ip şeklinde düz bir sırada yan yana oturursunuz. Metronun gövdesi boyunca, kapılar arasında 10 civarında koltuk vardır ve sadece vagonların birleşme yerlerine en yakın olan bölgede yan yana iki koltuk vardır. Koltukların birisinin hemen yan tarafında kapı ve kapı ile ikili koltuğu ayıran şeffaf paravan, diğerinin yanında ise kocaman kaba bir konstrüksiyon vardır ve oraya oturan iki kişi de bunların arasında sıkıştığını hisseder, tabi iki kişi otururlarsa. Başarısız olduğunu düşündüğüm bir görüşme gerçekleştirdim. Hâlbuki birbirimizi görmeden, sadece sanal dünyanın içerisinde konuşurken ne kadar da iyiydi tüm yaşananlar. Keyifli sohbetler, memleket kurtarmalar, sesimizi duymasak, gözyaşlarımıza dokunamasak da ağlamalar… Tek yapamadığımız birbirimize dokunmaktı, bunun haricinde bir ilişkiden ne bekleniyorsa hepsi vardı. Kişisel gelişim kitapları bir insan hakkında fikir edinmek i...

HUZURSUZLUK

Ara sıra öten, ne olduğunu bilmediğim kuşun sesi, bayrağı hafifçe dalgalandıran, altında oturduğum ve gölgesine sığındığım ve yine olduğunu bilmediğim ağacın yapraklarının sesiyle ahenkli biçimde sessizliğin içerisinde süzüldü. Tenime dokunan esinti, gölgenin altında bir an vücudumu diken  diken yaptı.  Halbuki  birkaç adım öteye güneşin altında çıksaydım terlemeye başlayabilirdim. “ Müjgan ” isimli ufak tekne limana yanaştı.  Emekli oldukları belli iki tıknaz yaşlı delikanlı elleri boş dönüyor gibiydiler ancak beyaz sakallarının arkasına sakladıkları gülümsemeleri bu ufak gezintiden keyif aldıklarını gösteriyordu. Önce kuşlar mı sustu yoksa salanın sesini duyduklarından dolayı saygı gösterisi olarak mı sustular bilmiyorum ancak o saatte alışkın olmadığım bir biçimde sala okunmaya başlandı. Müezzinin sesi ağlamaklı gibiydi, sesinin titremesini anlamamak imkânsızdı. Kitap okumaya devam edemedim.  Tam  adem  elmamda bir düğüm belirdi. Müezzinin titreye...

İZ DÜŞÜM

Hiç beklemediğim bir anda elimi tuttu. Varlığını yanımda hissetmek beni heyecanlandırırken, heyecanımdan pot kırmadan konuşmaya çabalarken, konuşmaya çabalarken onu sıkmamaya özen gösterirken bir anda ellerimiz birleşti. Bir erkek elinden beklenmeyecek kadar yumuşaktı elleri. Yıllardır bir kadınla beraber olmamasından dolayı babaannesi “sen gay misin” diye sormuştu bu soruyu ancak bir kadın eli kadar narin ellerini hissetseydi soruyu belki yine sorar da sorma nedeni farklı olurdu.    Sustum, sustu, sustuk. Eli elimle bir araya geldikten sonra öylece yürüdük. Karaköy’ün arka sokaklarında yürüdük önce biraz, oradan Tophaneye, İstanbul’un fethinde gemilerin karadan yürütüldüğü düşünülen yerlere doğru gittik. Boğazkesen caddesinde yavaş yavaş tırmandık. Masumiyet Müzesinin önünde geçtik. İstiklal Caddesine çıktık, onunla ilk kez kahve içtiğimiz Mandabatmaza gittik. Ne kadar sustuk bilmiyorum, oturduğumuzda “2 sade Türk kahvesi rica edebilir miyiz?” ağzından çıkan ilk cümle ...

ALIŞKANLIK

Fatih Sultan Mehmet köprüsü renkli ışıklarıyla doğaya kafa tutup güneşin yerini almaya çalışıyordu. Denizin kenarında, az ötede siparişi yarım saat geçerse para vermeyin diye iddialı bir söz kurup taşıyıcıların canını tehlikeye atan pizzacıdan aldığım orta boy bol sucuklu pizzayı, bir tanesi buz gibi, diğeri buz gibi olanı bitirirken ve pizzayı yerken ılınacak bira eşliğinde yiyordum. Akşam sporuna çıkmış koşan insanları görüp, sarkmış meme ve göbeğimden, aylardır doğru düzgün kesmediğim sakallarımdan, kurt adam gibi olmuş kulak kıllarımdan, yağdan birbirine sürten bacaklarımın pişik olmasından, ekranda daha az harf olsun ve daha rahat yazabileyim diye Türkçe yerine İngilizce klavye kullanmama neden olan dolma parmaklarımdan kendimden iğrendim. Bir an boğazımda pizzanın kaldığını hissettim. Bir yudum bira içtim ve kendimden iğrenmeyi bırakıp pizzayı yemeye devam ettim. Ilımaya yüz tutmuş ikinci birayı da içtikten sonra eve arabayla değil de taksiyle dönmeye karar vererek akşam s...